Artist Dergisi,. (2006)

Sayı Şubat. Cilt 1 sf 52–54

Sayı Temmuz- Ağ. Cilt 1 sf s: 80–81

 

 

OTOPORTRELER VE EKSPRESYONİZM

Yaptıklarımız kim olduğumuza bağlıdır; ancak belli bir ölçüye kadar kim olduğumuzu, ne yaptığımızı ve sürekli olarak kendimizi oluşturduğumuzu da eklememiz gerekiyor. Bilinç için, var olmak değiştirmektir, değiştirmek olgunlaştırmaktır, olgunlaşmak ise kişinin kendisini sonsuza kadar oluşturmaya devam etmesidir.”

Henri BERGSON

Kendini analiz edip yansıtmaya çalışan sanatçı, ruhsal ve analiz yönünden otoportrelerinde ait olduğu toplum değerlerinin, ne kadarını veya nasıl özümseyeceğini açık ya da bazı mesajlarla ifade etmeye çalışmaktadır. Fakat Otoportre, sanatçının sadece kendisinin estetik sunumu ve içsel yansıması olarak değil, aynı zamanda içinde var olan benliğinin de sorgulanmasıdır.

Otoportre sanatının gelişimi esasında portre sanatının geçmişine paralel olarak gitmektedir. Latince “protraho” sözcüğünden türemiş olan portre sanatı, Roma dönemi ölü kültüyle gelişim göstermiştir. Ölüleri anma amacıyla, yüzlerinden alınan masklar dini törenler yapılarak kutsal mekânlarda muhafaza edilmekteydi. Ancak bunların sanatsal hiç bir değeri yoktur. Sadece ölen önemli kişilerin daha sonraki dönemlere aktarılarak yüceltilmesi istencinden kaynaklanmaktadır. Ortaçağ döneminde tamamen yok olan portre geleneği 15.y.y. Rönesans dönemi ile tekrar ele alınarak yaşamın ve sanatın vazgeçilmez objesi haline gelmiştir.

Fotoğrafın icadından önce, krallar ve devlet adamları ünlü ressamlara siparişte bulunarak, tıpkı Antik Roma döneminde olduğu gibi öldükten sonra geride iz bırakmayı arzulamışlardır. Böylelikle yetişen saray ressamlarının yaptıkları eserlerle portre sanatı önem kazanırken, uzantısı olarak da otoportre çalışmaları varlık göstermeye başlamıştır. Bazı dönemlerin portre ustalarından Dürer, Raphael, Rubens, Rembrant, David, Velazquez, Delacroix gibi birçok isimlerin ortaya koyduğu otoportre çalışmaları, daha sonraki dönem sanatçılarını oldukça etkilemişlerdir.

Bu noktada en çarpıcı otoportreleri Ekspresyonist döneme ait sanatçıların eserlerinde görmekteyiz. Bu akımda, duyguların ve içsel dünyanın öne çıkarıldığı figüratif anlatımlar ve özellikle de (oto)portreler ayrı bir önem kazanmaktadır. İnsana ait bütün duyguları ifade etmede kullanılan yüzler, bazen, olduğu gibi, kimi zaman da belli sembollerle yansıtılmıştır. Otoportre sanatıyla yoğun bir şekilde ilgilenen Viyanalı sanat tarihçisi Alois Riegl bu durumu kavramsallaştırarak “sanatçının istenci / Kunswollen ” şeklinde bir tanımlama getirmiştir. Daha açık bir dille; “İnsan arzularının içgüdülerine göre en kolay derecede yapılabilecek bir dünyayı yorumlamak” olarak düşünen Riegl, ekspresif otoportreleri, yaşanılan çalkantılı dünyayı anlamada, ruhun bedene nasıl girdiğinin en yalın anlatımı olarak değerlendirmektedir.

Ekspresyonistlerin kendilerini tasvir ettikleri ve onları çevreleyen dünyaya baktıkları bir pencere olarak görebileceğimiz otoportre sanatını daha yakından ele alacak olursak, Oskar Kokoschka, Otto Dix, Ludwig Meidner, Käthe Kollwitz, Francis Bacon, Egon Schiele, Max Beckman gibi isimleri sıralayabiliriz. Bunun yanında dönemin diğer sanatçıları, yaşanılan zor yılların etkisiyle, neler hissettiklerinin yüzdeki yansımasını, sayısı birkaç da olsa aktarmak istemişlerdir. Ancak yaşamlarında otoportreyi daha fazla önemsemiş sanatçıları ele almakla, detaylı inceleme şansımız daha da artacaktır.

Ekspresyonist sanatçıların (oto)portrede önem verdikleri jest, duruş ve belli hareketlerin psikolojik yansıması Egon Schiele ( 1890–1918) için de önem taşımıştır. 28 yıl gibi kısa bir yaşam süren Schiele’nin resimlerindeki figürler, abartılı sayılacak kadar zayıf, kemikli, hastalıklı, çoğu zamanda yoksul ve kederlidirler. Bu ifadelerin altında yatan psikoloji belki de sanatçının on beş yaşındayken babasını frengiden kaybetmesi olabilir. Bu nedenle Schiele, cinsellikten hem nefret etmiş hem de ilgi duymuştur. Dolayısıyla Bu nedenle, resimlerinde sıkça görülen erotizm ve çizgilerinde hâkim olan dinamizm bazen yaşama sevgisi ile bütünleşerek, aşk, nefret, şefkat ya da pornografik sahneler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kısa yaşamı boyunca yüzlerce otoportre üreten sanatçının çalışmaları, genelde alışılmışın dışında hatta grotesk olarak yorumlanmaktadır. Schiele’nin yapıtlarındaki ana tema olan otoportreler; yaşamın temel sorunlarını ya da derin duyguların yaşandığı karışık ve üzücü olayları yansıtmada otobiyografik özelliğe sahiptirler. Ayrıca bu duyguların yoğunluğu ile Freud’un psikanaliz teorisine yönelen Schiele “psikolojik otoportreler”’le de Nietzsche’ye yakın bir tavır içindeydi. Narsizm’i benimsemiş biri olarak kendini Hz. İsa ya da St. Sebastian kimliğinde resmetmesiyle oldukça tepki toplayan Schiele yine de I.Dünya savaşı dönemi Avusturya’sının en önemli ekspresyonist sanatçılarından birisi olarak anılmaktadır.

egon-schiele-litografi-1912
Resim 1 Egon Schiele – Litografi – 1912

Ekspresyonistler, sanatın hem kendileri, hem de toplum için bir dönüm noktası olduğuna inanıyorlardı. Her şeyi sorgulayıp keşfetmeyi arzulayan bu düşünce sayesinde, korkuları, geleceğin belirsizliği ve benlik arayışı son bularak yeni bir dönem başlayacaktı. Bu düşünceye inanan sanatçılardan biri de Käthe Kollwitz’dir (1867–1945). Kollwitz’in sanatına önemli ölçüde yön veren ilk otoportreleri (1889) daha sonraki yıllarda sanatçının ekspresif ifadelerine güçlü ama bir o kadar da derin anlamlar kazandırmıştır. Kimliğini, sosyalist düşünceye sahip bir ailede kazanan sanatçı, eserlerinde daima kadınların ve ezilenlerin haklarını savunarak barışsever bir tutum sergilemiştir. Ağırlıklı litografi tekniğinde ürettiği otoportre çalışmalarını, gravür ve ağaç baskı tekniğinde de uygulayarak farklı etkiler yakalamaya çalışmıştır. 1926–1932 yılları arasındaki dönemde ise, sanatçı kendi büstlerini yapmıştır. Çalışmalarında mask yöntemini kullanan Kollwitz, önceleri kullandığı plaster malzemenin üzerinde pek fazla detaylandırma yapamadığı için, daha sonra mumlu kil’e (plastisin) dönmüştür. İlk başta oyun gibi gelen bu denemeler, daha sonra sanatçının diğer eserlerindeki düşüncelerine paralel olarak sürmüştür.

İnsan emeğinin haklı kazancı uğruna verilen bütün mücadelelere sanatıyla destek veren Kollwitz, figüratif çalışmalarında olduğu gibi otoportrelerinde de sürekli sembollerle mesajlar vermeye çalışmıştır. Bunlardan bir tanesi de “el” sembolüdür. Abartılı olarak öne çıkardığı “el” her zaman hem kendi yaşamının hem de toplumun üretim ve dayanışma yönünden sembolü olmuştur.

kathe-kollwitz-gravur-1910
Resim 2 Käthe Kollwitz – Gravür – 1910

Kollwitz’in 1910 yılında yaptığı otoportre çalışması diğerleri arasında en favori olanıdır. Dirseği dayalı kolu ve kaşını kapatacak kadar başını kaplayan eli ile sanatçı, kendini düşünceli, sorgulayan bir ruh halinde betimlemiştir. Yüzünün sadece bir yanını gösterirken, en yakın tarafıyla da kendisini saklamaktadır. Kırışmış alnı, soldurulmuş beyaz saçları, sabit bakışları, ağzında ve burnundaki güçlü ve keskin hatlar, kendisine bilge bir kimlik kazandırmaktadır. Böylesine güçlü anlatımı olan Käthe Kollwitz’in otoportreleri Sovyetler Birliği hükümeti tarafından da büyük bir ilgiyle karşılanmış ve bir sergiyle de onurlandırılmıştır.

Ekspresyonizmin önemli temsilcilerinden Max Beckmann da (1884–1950) otoportreleriyle adından sıkça bahsettiren sanatçılardandır. Özellikle I.Dünya savaşının yarattığı zor şartlar, sanatçının kimliğini belirlemede önemli etken olmuştur. Beckmann, parlak ve çarpıcı renklerde anlatmaya çalıştığı figürlerinde belli kişileri anlatmaktan çok, kendi duygu ve düşüncelerini aktarmaya çalışmıştır.

max-beckmann-kornali-portre-yagliboya-1918
Resim 3 Max Beckmann – ‘Kornalı Portre’ – Yağlıboya -1918

Beckmann’ın kapalı ve kalabalık mekânlarda sıkışıp kalmış figürlerinin yüzlerindeki ifade, aşırı derecede gerilim hissi uyandırmaktadır. Özellikle 1923–33 yılları arasında otoportreye yönelen sanatçı, diğer resimlerine nazaran daha iyimser ve yumuşak tonlarda çalışmıştır. Ancak 1930’da Amerika’ya göç etmesiyle renkleri ve çizgileri biraz daha sertleşerek uyumsuzluk baş göstermiştir. Yarım yüzyılı bulan sanat hayatında yaklaşık 80 civarında otoportre üreten Beckmann bu resimlerde daha çok insan ruhunun karmaşası üzerine yapılan gözlemleri ve hayata karşı duruşunu yansıtmıştır.

Beckmann’ın en önemli eserlerinden olan “Melon şapkalı” ve “Kornalı” çalışmaları, düşünsel ve duygusal anlamda tepkisini dile getiren iyi örneklerdir. 1921 tarihli “Melon şapkalı Beckman” sigarasıyla oldukça şık görünüm sergilemektedir. Portrenin sol tarafında ve arkada masanın üzerinde oturan bir kedi ve küllük, sağ ön tarafta da gaz lambası ile birlikte oldukça kalabalık bir kompozisyon oluşturulmuştur. Resimde oldukça modern bir adam görünümü sergileyen sanatçı, gözlem gücündeki güveni ve soğukkanlılığı çok iyi vermektedir. “Kornalı” otoportre ise oldukça yalnız bir yaşama sahip olan bir adam kimliğini ortaya koymaktadır. Büyük bir olasılıkla, biraz melankolik bir ifadeyle, kendi kişiliğine dönük psikolojik bir yansıtma yapmış olabilir. Resimdeki adamın yüzü ne aynaya ne de izleyiciye bakmazken, bakışları daha çok kornanın tınısını takip etmekte ve bulunduğu ortamda ekonun etkisini duymaya çalışmaktadır. Ne var ki kornadan hiçbir ses gelmemektedir. Sadece büyük bir sessizlik hâkimdir. Belki de bu sessizlik toplumun çıkmayan sesi olabilir.

Ekspresyonist sanatta ve portrelerde çoğunlukla karşılaştığımız sınıfsal mücadeleler sonucu yaşanan olaylar ve direnç gösteren kişiler Alman sanatçı Ludwig Meidner’in (1884–1966) resimlerine de yansımıştır. Özellikle proletaryanın şöhret olmamış ya da bilinmeyen üyelerinin portrelerini yapan Meidner, bazen bu resimlerin içine kendi portresini de iliştirmiştir. Ayrıca yaptığı otoportrelerle işçi sınıfının portreleri arasında estetik yönden benzerlik de açık bir şeklide görülmektedir. Kırışık alın ve gözlerdeki derinlik duygusuna önem veren Meidner bunu şu sözlerle ifade etmektedir; “Gözbebeğinin gizemli derinliğine ve gözün beyazına köstebek gibi çukur açın ve karşınızdakinin ruhunu sizinki ile birleştirinceye kadar kaleminizi bırakmayın[1]

 

ludwig-meidner-ayakkabici-petersen-1919
Resim 4 Ludwig Meidner – ‘Ayakkabıcı Petersen’ – 1919
ludwig-meidner-gravur-1919
Resim 5 Ludwig Meidner Gravür – 1919

 

Ayakkabıcı Petersen” (1919) adlı portre ile “Ludwig Meidner III” adlı oto-portre çalışması kompozisyon ve ifade yönünden benzerliğe iyi bir örnektir. Abartılı alınlar, kara kara düşünen kaşlar, arkaya taranmış saçlar ve yüzdeki derin kırışıklıklar ikisinde de görülen ortak ifadelerdir. Genelde işçi sınıfıyla olan ideolojik dayanışmasını göstermekten hiç çekinmeyen sanatçı, sanki işçi sınıfına ait olan bu adamın zor şartlar altındaki yaşamının ruhsal yansımasını kendi yüzünde de görmek istemiştir.

Bazı şeyler yorum gerektirmez. Eylem her zaman sözden önce gelir. Ben görsel düşünen bir insanım, filozof değil. Bu nedenledir ki tavrımı, duruşumu gerçeği hep resimlerimle belli eder, neyin ne olduğu anlatılması gerektiğini resimlerimde gösteririm.”[2] Diyen Alman sanatçı Otto Dix (1891–1969) ise sıra dışı ve provakatif kimliği ile ekspresyonizmin önemli sanatçılarından biridir. Dix, I.Dünya savaşı öncesi dönemde, eski ve yeni bütün sanat hareketlerini hep yakından takip etmiştir. Fütürist Kübist ve Fovist sanatçılardan çok etkilenmiş olan Dix’in ilk dönem çalışmalarında daha çok popüler kültür pazarında yitirilmiş kişi ve değerler görülmektedir. Ancak 1914 yılına kadar olan dönemde, genelde ekspresyonist eserler üretmesine karşın resimlerinde erken Rönesans dönemine ait kompozisyon anlayışları da görülmektedir. Örneğin “Kasımpatılı oto-portre” buna iyi bir örnektir.

Ne var ki, I.Dünya savaşının patlak vermesiyle Otto Dix’in çalışmaları değişmeye başlamıştır. Gönüllü olarak katıldığı topçu birliğinde er olarak görev yaparken, savaşın sıcak yüzünü derinden hissetmiştir. Bu yaşadıkları da onu doğal olarak oto-portre serilerine itmiştir. Artık başlıca konusu haline gelen “savaş” teması farklı bedenlerde yeniden anlam kazanmaktadır. Sanatçı çoğunda kendini asker olarak betimlediği portrelerde, etrafındaki yaşananları durdurabilmek adına hazır bekler bir şekilde resmetmiştir. Ancak savaş gerçeği ile yaşamının kâbusu olan bu ortamdan kaçışını bazen yaptığı resimler bile sağlayamamıştır. Savaş gibi acı bir gerçeği yaşayan ve sağ olarak kurtulmayı başaran Otto Dix, artık yaşamın her türlü gerçeği ile ilgilenmeye başlar. Savaş sonrası Dix için artık bambaşka bir dönemdir. Dolayısıyla mevcut düzenin getirdiği acımasız bir dünyada estetik değerler için kaygılanmasını gerektirecek bahanesi de kalmamıştır. Dada hareketinden de oldukça etkilenen Dix, 1916’dan sonra ortaya koyduğu resim ve oto-portrelerde insanın çaresizliğini umutsuzluğunu, öfkesini, açık bir dille anlatmaya çalışmıştır. Ancak bu açık tavrı nedeniyle Nazi hükümeti ile ters düşen sanatçının eserleri ve kendisi sürekli acımasızca eleştirilmiş hatta dışlanmıştır.

otto-dix-gravur-1922
Resim 6 Otto Dix – Gravür – 1922

Otto Dix’in en önemli oto-portreleri arasında; “Mars olarak oto-portre”(1915), “Hedef Tahtası” (1915) “Savaş Esiri” ve “Profilden Görünüşlü” olarak yaptığı oto-portreler yer almaktadır. “Mars olarak oto-portre” çalışmasındaki kompozisyon, merkezden hareketle yön kazanırken, her şey çok hızlı bir şekilde dönmektedir. Kübizm ve Fütürizmin etkilerini gördüğümüz bu çalışmada Dix, kendisini savaşın tanrısı olarak yücelttiği Mars’a benzetmiştir. Diş ısırıklarıyla kanlar içinde kalmış bir figür etrafında koşuşan atlar, hemen hemen yarısı tahrip olmuş binalar ve patlamaya hazır şehir görüntüsü ile hem şehveti hem de dehşeti aynı anda hissettirmektedir. 1914 yılında yaptığı “asker olarak oto-portre” ve “savaş esiri olarak oto-portre” arasında ise dönemsel farklılıktan doğan fikirsel ayrılıklar da gözden kaçmamaktadır. Çünkü gençlik yıllarında inandığı vatani görev bilincini savaşla yitirmeye başlamış ve koyu bir savaş karşıtı olarak hayatı diyalektik açıdan değerlendirmeye çalışmıştır.

Avusturyalı ressam Oscar Kokoschka’nın (1886–1980) oto-portrelerine baktığımızda, genelde Alman ekspresyonistlerinin imgesel derinliğini hissedebiliriz. Kokoschka’nın uzağa bakan gözlerinde çoğunlukla sinirli, bir o kadar da korkulu ifade bulunmaktadır. Özellikle taşbaskı çalışmaları tekniğin getirdiği çizgisel ve tektonik anlatımı ile Kokoschka’nın hissettiği şiddet duygusunu daha da ortaya çıkarmaktadır. Tuttuğu boya kalemine ve yaşamının anlamı olan sanata dikkati çekmek için ellerini orantısız ve abartılı olarak çizmiştir. Göğsüne bastırdığı sağ eline hafifçe değdirdiği kalemi ile verdiği pozda, biraz kaygılı ve biraz da öfkelidir. Ancak Kokoschka’nın portrelerinde açık bir şekilde görülen tedirginlik, korku ve öfke duyguları, resimlerinde pek görülmemektedir.

oscar-kokoschka-litografi-1914
Resim 7 Oscar Kokoschka – Litografi – 1914

20.yüzyılın figüratif ekspresyonistlerinden İngiliz Ressam Francis Bacon’ın (1909–1992) eserlerinde ise varoluşçuluk düşünce sisteminin etkileri fazlasıyla görmekteyiz. Özellikle de var olmanın getirdiği mutsuzluk, ümitsizlik ve şeytani duyguları ifade etmeye çalışan Bacon’ın figürleri, genelde kapatılmış ve kafese girmiş bir şekildedir. Akademik sanat eğitimi almamış biri olarak Bacon, kariyeri boyunca sürekli kendi yüzünü incelemiş ve çok sayıda oto-portreler üretmiştir. Aralarından birkaç tanesi ise çok önemli sayılabilecek türden oto-portrelerdir. Örneğin “insan beden” ( 1980 / üç parça eser) adlı çalışması siyah zeminde kıvrımlı boyanın duygusal ve psikolojik yoğunluğu ile yapılmış bir çalışma olup, varoluşçu izler taşımaktadır. Fırtınalı bir ilişki yaşadığı George Dyer’ın 1971 yılında intihar etmesiyle sanatçının diğer resimleri de artık bu dönemden sonra tamamen karamsar bir tabloya dönüşmüştür. Derin bir içe bakış dönemine giren Bacon, sanat eleştirmeni David Sylvester’a; “insanlar etrafımda sinek gibi ölüyorlar ve kendim hariç resmini yapacağım kimse kalmadı…Kendi yüzümden tiksiniyorum ama yapacak başka hiçbir şeyim olmadığı için oto-portrelerimi yaptım[3] şeklindeki yorumuyla kendini yalnızlığa iten nedeni otaya koymak istemiştir.

francis-bacon-yagliboya-1971
Resim 8 Francis Bacon – Yağlıboya – 1971

Dyren’ın zamansız ölümü ile içinde bulunduğu bu dönemin oto-portrelerinde kederini siyah yas giysileri içinde, duyarsız, tutunamayan, bitkin ve yorgun ifadeler olarak anlatmaya çalışmıştır. Hayatının her noktasında ulaşılacak başarının kaynağında ancak yaşanılacak bir aşkın gerekli olduğunu belirten Bacon, cinsel tercihlerini de aşkı yakalayabilecek düzeyde paylaşmıştır. Özellikle 1974’ten itibaren, gizemli ve yakışıklı East-Ender’e karşı duyduğu platonik aşkı sayesinde karamsar oto-portrelerden sıyrılıp, kendini ışık saçan pembe, mavi, turuncu gibi renklerde ve desenli çapraz çizgili giysiler içinde yansıtmaya başlamıştır. Bu değişen yeni profili ile Bacon, saçının hareketine kadar olan bütün detaylarda kendine olan güveni ortaya koymak istemiştir. Sanatçının dışavurumcu renklerindeki içsel yoğunluk oldukça karmaşık bir yapıda olmasına rağmen yine de coşkusu inkâr edilemezdi. Düzgün ve huzur verici hareketsiz mekânlarda gösterdiği oto-portrenin duruşu, bakışı ve giysisi ile bir anda hareketlenmeye başlar. Boşluk figür aracılığı ile görünür hale gelirken, figür de boşluk sayesinde anlam kazanmaktadır.

Yaşam ve ölüm arasındaki zıtlığı anlatmaya çalışan Bacon’ın bu çalışmaları; kırılma noktası ile açığa çıkan duyguların yüzleşmesi olarak da değerlendirilebilir. Yaşamının büyük bir bölümünü ölümü keşfetmekle geçiren sanatçının duyguları bazen içini ürpertecek cinsten olabiliyordu. “Her zaman ölüm hissini yaşıyorum, çünkü yaşam sizi heyecanlandırırsa, bunun zıttı, bir gölge gibi ölüm de sizi heyecanlandırmalıdır[4]. Bacon, sanat kariyeri boyunca yaptığı oto portrelerde, yaşadığı olaylara karşı gösterdiği sabrı ve gözlem gücünü göstererek, hayatı kendi iç dünyasına çekmiş ve burada bazen kavgalı bazen de barışık duygularla kendini ifade etmeye çalışmıştır.

[1]www.jmw.at/en/pr_im_nacken_das_sternemeer.html

[2] Yapı Kredi Yayınları s: 1

[3]www.alexalienart.com/bacongallery.htm

[4]www.alexalienart.com/bacongallery.htm

KAYNAKÇA

FRITSCH, Martin, Käthe Kollwitz Zeichnung.Grafik.Plastik – E.A.Seemann – Germany / 2004

Otto DIX Eleştirel Grafik 1920-1924 / Özgün Baskı “Savaş” 1924 Yapı Kredi Yayınları 2005

RobIson, Andrew, 1985 Ruth & Jacob Kainen Koleksiyonu Alman Ekspresyonist Baskıları, Sergi Kataloğu Washington: National Gallery of Art,

STEINER, Reinhard Egon SCHIELE Taschen / ABC Kitabevi 1997

TOBY, Clark (Çev: Esin Hoşsucu) 2004 Sanat ve Propaganda – Kitle Kültürü Çağında Politik

www.alexalienart.com/bacongallery.htm ( 2007 )

www.kollwitz.de ( 2007 )

web.grinnell.edu/art/gexp/catalogue/index2.html ( 2007 )

www.jmw.at/en/pr_im_nacken_das_sternemeer.html (2001)

www.answers.com/topic/max-beckmann ( 2007 )

http://www.museothyssen.org/thyssen/exposiciones/WebExposiciones/2007/retratos/museo/museo2_ing.html (2007 )